Anadolu’nun tam kalbinde,
Aksaray’da bir çocuk doğdu.
Adı İbrahim’di.
Ama onu asıl tanıyacağımız ad,
“Tennûrî” olacaktı.
Çünkü bir ömür süren aşkın sonunda,
geriye sadece tennûresi kaldı.
Genç yaşta ilimle yoğruldu.
Fıkıh bildi, tefsir öğrendi.
Ama ne zaman kalbini yokladı,
kitaplarda eksik bir kıvılcım hissediyordu.
Ve o kıvılcımı Hacı Bayram-ı Velî’nin dergâhında buldu.
Orada öğrendi ki:
“Sûfîlik tâc ile hırka değil, aşk ile ateş ile olur,
Gönül yanmadıkça hakîkatin yolu bulunmaz.”
İşte o günden sonra İbrahim,
ne görünüşe baktı, ne kalabalığa…
Sadece yanmaya niyet etti.
Aşkı öyle büyüktü ki,
onunla oturanlar sohbet değil yangın yaşardı.
Zikri suskundu, ama gölgesi dağları titretti.
Bu yüzden Mevlevîler bile onu
“Bayramîliğin aşk yüzü” olarak andı.
Fatih’le Gönül Teması
İstanbul’un fethi yaklaşırken,
gönüller padişaha dönüyordu.
Ama padişahın gönlü ise
kalp ehli olanlara dönüktü.
Ve o isimlerden biri de,
Akşemseddin ile birlikte
İbrahim Tennûrî Hazretleri’ydi.
Fatih, onun duasını almış,
kelâmıyla değil,
sükûtu ile desteklenmişti.
Çünkü onun susuşu bile fethi başlatacak kadar kudretliydi
🧭 O’nun Kabrine Giden Yol
Aslanlı yolda yürürken kalabalık içinde yalnızlaşırsın.
Çünkü orası gürültüyle değil, düşünceyle yürünür.
Adımlar yavaşlar, konuşmalar kısılır.
Her taşın arasında bağımsızlık, irade ve emek yankılanır.
Çocuklar el ele tutuşur, askerler dimdik yürür, yaşlılar durur…
Ve herkesin içinde ortak bir şey olur:
Saygı. Ama gösterişli değil; içten, sessiz, köklü bir saygı.